Beyaz Zambaklar Ülkesi Misali… Atanmış Değil Adanmış Öğretmenlerle

ÜLKEMDE BİR KAKNUS HÜLYASI GÖRMEK İSTİYORUM

‘Beyaz Zambaklar Ülkesi Misali…Atanmış Değil Adanmış Öğretmenlerle…’

Yeryüzünü cennete çevirecek yolları arayan, karanlık mekanlarda ruhu boğulan Grigoriy Spridonoviç Petrov aydınlığın şafaktaki emarelerini Beyaz Zambaklar Ülkesinde görmüş; ‘’Kara emeğin parlak geleceği’’ üzerine gazetelerde makaleler neşrederken 1900’lü yıllarda yapıtları halkın arasında on milyonlarca yayılmış; tam gönüllere taht kurmuştu ki Çarlık zamanında polisler tarafından takip edilmiş daha sonra Bolşeviklerle de anlaşamamış ‘’Öteki Beyaz Rus’’ göçmenleriyle birlikte bir müddet Yeşilköy’de yoksulluk çekerken Yugoslav aydınlarla tanışınca özlemindeki ‘’Bu dünyadaki her şey insan içindir. Bütün bu güzellikler, zenginlikler hep onun içindir. Bilim, din, felsefe, sanat insanlığın daha mutlu olmasına yaramadıkça, hiçbir değer taşımaz. Bunlar insanı daha aydınlık günlere götürmelidir.’’ rüyasının gerçeğini Beyaz Zambaklar Ülkesinde görünce söz söyleme sanatının maharetiyle insanlığın, uygarlığın, mihenk taşı niteliğindeki bu eserini meydana getirmiş…



Bu nadide eseri okuyunca, insanın kalp atışları hızlanıyor; ‘’Biz dilde ve dinde; devlette ve sanatta büyük millet varlığımızın sönük bir hayal haline gelerek bize veda ettiği bir devrin yetimleriyiz.’’ felsefesinin mimarı, Yarınki Türkiye eserinin yazarı rahmetli Nurettin Topçu’yu hatırlıyor; ağlanacak halimize gülerken, bu eserin ruhumuzun derinliklerinde uyandırdığı bir özlem nedeniyle hüzünleniyor ve kitleleri bir sürü halinde kendi emelleri uğrunda pervasızca sürükleyenleri ve sürükleyen faktörleri hatırlayınca da müteessir oluyoruz … Beyaz Zambaklar Ülkesinde kitabındaki bazı tespitlerin sadece o coğrafyaya mahsus olmadığına kanaat getiriyor, bizdeki Refik Halit Karay’ın Memleket Hikayeleri’ndeki söz konusu hikayelerden Şeftali Bahçeleri öyküsünün devlet memurlarının tembelliğinin,‘’Neme lazım’’ gibi köhneleşmiş anlayışlarla paralellik gösterdiğini ifade etmek istiyoruz…Nitekim iki eserden aldığımız kesitlerle sizleri başbaşa bırakıyoruz:

’’Böyle bin, hatta iki bin memurdan ne beklenebileceğini zihninizde canlandırabilirsiniz! İki ya da üç sınıflık bir orta öğrenim görmüş, yalancı, ahlakı bozuk bu adamlar; vaktin çoğunu görevlerinin bulunduğu yerde değil, pahalı meyhanelerde, eğlence merkezlerinde geçirirlerdi. Çalışmak istemezler, iş beceremezlerdi. Kaba, nezaketsiz, cahil idiler.Görevde ihmalci, halka karşı kibirli adamlardı.İş zamanında daha çok kahve ve sigara içerlerdi…’’(Beyaz Zambaklar Ülkesinde sayfa 41)

‘’…Akşam üzeri hükümet memurları heybelerine rakılarını koyar, merkeplere binip bu bahçelere gelirlerdi…Yer yer içki sofraları kurulur, sohbetler edilir, gazeller okunurdu.Şeftali bahçelerinin eğlentisi tâ uzak diyarlara bile ün salmış, dillere destan olmuştu. Onun için ne kadar zevkine düşkün, keyfine meraklı memurlar varsa hep burasını ister buraya yerleşirdi. Çapkın mutasarrıflarla hoş görülü karıların uğrağı olmaktan kasaba öyle serbestleşmiş, halkı öyle açılıp zevke, safaya dalmıştı ki uygun görülmeyen günah kalmamıştı. Burası Anadolu’nun Saadâbadı idi…’’ (Refik Halit Karay Memleket Hikayeleri sayfa 39-40)

Yukarda iki eserden aldığımız kesitlerden hareketle eserlerin ilerleyen bölümlerinde Beyaz Zambaklar Ülkesinde eserinde anlamsız düzene karşı çıkan Snelman, azimli, fedakar çalışmalarıyla topluma yön vermeyi gaye edinip örnek bir karakter olurken; Refik Halit Karay’ın Memleket Hikayeleri’ndeki söz konusu hikayelerden Şeftali Bahçeleri öyküsünün kahramanı yeni yazı işleri müdürü Agâh Bey ise yıpranmış kurulu düzene karşı çıkamaz, o da uyuşukluk ve kayıtsızlık sistemin

bir parçası olur. Bu noktadan hareketle harp cephesinde kurtardığımız memleketi ruh cephesinde kaybetmişiz galiba… Onun içindir ki ‘’Günümüzün istiklal savaşı eğitim cephesinde açılmalıdır.’’ düşüncesi muhtevasınca medeniyetlerin başkentliğini yapmış Anadolu topraklarında ıslahat kaçınılmazdır… Bu millet bir Kaknus kuşu misali kendi küllerinden yeniden doğmak zorundadır. Hani Hindistan’da yaşadığı söylenilen kuvvetli gagası, ve o gagada ney gibi birçok delikten birbirinden farklı ahenkte çıkan nağmeler ile öleceği vakit ahu figan eden Kaknus kuşu nihayet kanatlarını son bir takat ile çarpar, kanatlarından kıvılcımlar çıkar alev alır ateşlenir.O ateşin içinde yanar.Külde bir zerre ateş kalmadığı zaman o külden başka bir Kaknus kuşu meydana gelir.

Yaşadığımız deryada bütün enerjisini kendi içinde tüketen, mezardakilerin pişman olduğu şeyler için kavga edip duran, insanları takımlara ayıran ötekileştirilmeye kadar varabilecek sakıncalı tutumların rol oyuncuları sahnelerde rollerini sergilerlerken, bir Kaknus misali kendi küllerinden doğacak; cemiyeti ilim, irfan, medeniyet, aşk noktasında geleceğe taşıyacak münevverler, öğretmenler arıyorum. İnsani değerleri önemseyen, aynı namluda sırt sırta bulunan, farklı düşünceleriyle gökkuşağını andırırken ama bir ülkü etrafında kenetlenen, çorak ruhlara ilkbahar yağmurunun damlaları gibi düşen, sevgiyle işlenmiş kalpleriyle gönüller fetheden, mesuliyet şuurunu kalbine nakşeden, yolu mahkemelere düşmeden kendi vicdanlarını mahkeme, Kur’an’ın hükümlerini yasa, beyinlerini de hakim yapan nesiller arıyor, tefekkürlü bir halet-i ruhla ümitvar bakışlar ekseninde uzak menzilleri gözlüyorum…

Her gecenin bir sabahı her kışın da bir baharı var ise ufuktaki güneşin doğacağı muhakkaktır. Bir ülkede güneşin yeniden doğuşunu konu alan Beyaz Zambaklar Ülkesinde eseri tarihten ders almanın faydalarını sıralarken Carlyle’nın ‘’Halk yığınları sadece cansız kil tabakalarından oluşur; sanatçı olmadan daima hareketsiz kalır. Ama sanatçı, büyük adam, kahraman göründü mü, kili eline alır ona şekil verir.’’ düşüncesi ile Lev Tolstoy’un ‘’Denizde büyük pek büyük bir geminin gittiğini düşününüz. Gidiş sırasında geminin yanında büyük bir su akıntısı oluşur, gider.Bu akıntının gemiyi sürüklediğini kim iddia edebilir?Besbellidir ki, akıntıya yapan,yanında sürükleyen geminin kendisidir.Devinimi sağlayan güç burada gemidir akıntı ise bir sonuçtur…’’ tezi gibi önemli felsefelere değinmekle okuyucunun düşünme yetisini harekete geçirir.Bunun yanı sıra bilim, sanat, ticaret, sanayi alanlarında yurdun bayındırlaşması için yürekle, irade gücüyle zaferlerin kazanılabileceğine işaret eder.

Beyaz Zambaklar Ülkesinde kitabı genel olarak Fin halkının kendi medeniyetini kurma aşamalarına temas eder. Bu aşamalardan fitili ateşleyen irade kahramanı Snelman’dır. Fin aydınlarının en iyi temsilcisi olan Snelman göre aydın olmak; kent elbisesi giymek değil, boynunda kolalı yaka taşımak, başında modern şapka bulundurmak da değildir. Ona göre aydınlar ulusun beynidir. Onun içindir ki ulus öğrenim gördükten sonra aydınların iyi bir maaş alıp geceleri kahvehanelerde iskambil kağıdı oynamasını ya da domino taşları başında vakit öldürmesini hak etmez. Al kızı ver papazı naralarıyla kağıt oynayan sefil ruhlar istikbali şekillendiremezler. Böyle geçinenler aydın değil birer aydın küfüdürler. Hakiki aydın ulusunun zekasını, irade ve enerjisini vicdanını uyandırmalıdır… Suçluların arttığı, her geçen gün mahkemelerin, yargıçların ihtiyacının hissedildiği, bilgi karmaşasının tavan yaptığı yerde medeniyetten söz edilemez sözleri fehvasınca ulusun bilgisizliği, kabalığı, vahşice sarhoşluğu, hastalıkları, yoksulluğu gibi sorunlar aydın geçinenlerin yüzkarası ve suçu olduğunu ifade eden Snelman ‘’Sen yanmazsan, ben yanmazsam, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa.’’ sözleri misali karanlığı aydınlatmak için bir mum yakmanın elzem olduğuna inanır ve kendi hayatını cemiyetinin istikbaline adar. Çevresindeki bir avuç aydınla halk

yığınlarını uyandırmak için ruhları ilmik ilmik işleyen öğretmenler, hastaları tedavi eden hastalıkları önleyen hekimler, halkı bilinçlendiren din adamları, erleri eğiten subaylar yetiştirmekle işe başlarlar. Kilise ile halk arasında bir köprü kurarlar. Eğitimci memurlar yetiştirirler.Kışlaları bir halk okuluna, futbolu bir sağlık sporuna çevirirler.Zira kışlalardan görevini tamamlayan erler memleketlerine döndüklerinde birer ruh kurtarıcısı olurlar.Anne babalar elastiki bir yapıya sahip olan çocukları cemiyetin kaderi için terbiye eder onlara küçük yaşta sevgi, saygı, adalet, hak hukuk, ahlak gibi değerleri kazandırırlar.Aydınlar ile halk arasındaki uçuruma son verirler.Köylüler, işçiler, küçük zanaatçılara önem verirler.

Snelman eserinde iki levha örneği ile bir kıyaslama yapar: Bahçe ve orman.’’…Bahçenin her yanına patikalar açılmış. Patikalara temiz, kuru, güzel kum döşenmiş.Patikaların iki yanında çiçekler, fidanlar yemiş ağaçları…Küçük alanlarda her gün düzenlice sulanan kameriyeler göze çarpıyor, bunların çevresinde salkım çiçekleri güller kıvrılıp bükülüyor.Şurada burada şadırvanlar şırıldıyor.Her ayrıntıda, her ağaç ve çiçekte becerikli, özenli bir elin dokunuşu görülüyor…

Ormanda ise görünüş başkadır. Burada her şey yabancı ve bakımsızdır. Yalnızca kendi hallerine bırakılmışlar. Ağaçlar ile çalılar tohum nereye ve nasıl düşerse orada yetişir. Bazı yerler hiç geçilmeyecek durumdadır. Boranın devirdiği ağaçlar yerli yerinde çürür. Patikalar rastgele açılmıştır. Bunları hiç kimse düşünmezi ne temizlenir ne de düzeltilirler… Halkın yüksek sınıfları bahçeye benzerler. Zeka kültürü, yaşamın konforu, güzel sanatlardan zevk alma, sağlık koruma kaygıları hep onlar içindir.

Halk ormanı ise daha çok bir doğa hayatı yaşar. Onu değerlendirip korurlarsa, özellikle canlı bir orman gibi gerekli bir canlı nesne gibi değerlendirirler… Milyonlarca halk tabakası ise canlı bahçedeki insanlar gibi insanlardır. Onlar da yaradılışta yetenekli ve akıllıdırlar. Yalnız dikkati onlara çevirmek gerekir. Bu milyonların her birine, sözün tam anlamıyla adam olma olanağı verilmelidir…’’(s.101)

Görülüyor ki ruhu aşk ateşi ile çarpan ruh fedaileri düşünceleriyle karanlık bir devri kapatıp aydınlığa yelken açabiliyorlar… Nitekim azimli, fedakar, nümayişsiz çalışmaların eseri sonucu Finlandiya’da Fin garları temiz, yolcular yerini bilir hiçbir anlaşmazlık olmaz, yolculukta kimse kimseyi rahatsız etmez, polisler kimseye bağırmaz, faytoncular kimseyi azarlamaz, herkes özgür olduğu halde kimse sokakta çalgı çalarak kimseyi rahatsız etmez, büfelerde yemekleri herkes isteği ölçüsünde alır ve hesabını kendi hesaplayıp kasaya öder, tramvay duraklarında biletçiler bulunmayıp herkes biletini kendisi ayarlar… Bir Fin öğretmenin şu deyimi ‘’Rusya’da , bütün Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, halka güven olmadığı için bilet satılırsa, kondüktörü denetlemek için kontrolör konursa, ya kontrolörleri kim denetlesin?Biz , kontrolöre değil, halka, insana inanırız..’’(s.13) bir medeniyet başkenti örneğini teşkil eder. Büyük merkezlerin hepsinde açılan genel kütüphaneler, halkın emrine amadedir. İyi tertipli bu kütüphanelerde kitaplar günün her saatinde, hiçbir peşin para alınmadan ödünç verilir… Sokak ahlaksızlığının rüyası dahi bu coğrafyalarda insanların hülyasına girmez. Bahçeleri temiz göz kamaştırıcı niteliktedir.

Halk yığınlarını yerde yatan saman desteleri gibi çürümekten kurtaran kahramanların çalışmalarını büyük bir edebi üslupla yazan Petrov zaman zaman eserine aldığı güçlü hitabet nutuklarıyla medeniyetlerin baş kahramanlarının manifestosunu da bir dil işçiliği zevkiyle okuyucuya tattırır…

Her insanın hayatta bu eserle tanışma gerekliliğine dikkatinizi çekerken eserin 1928 yılında Prof. Ali Haydar Taner tarafından tercüme edilmesiyle büyük bir yankı uyandırdığı daha sonra Türkçeden Arapçaya da çevirisinin yapılması eserin değerini yansıtır nitelikte…

Aziz Türk milletinin bağrından çıkmış hareket felsefesinin mimarı Nurettin Topçu’nun birkaç eseri en az Beyaz Zambaklar Ülkesinde eseri kadar önemlidir.Yarınki Türkiye, Maarif Davamız , Ahlak ve Büyük Fetih gibi eşsiz eserlerin okunması ve okutulmasının elzem olduğunu düşünüyorum.Topçu gibi sayısız münevver var tarihimizde.Hangisini sıralayayım!…

’’Bir şulesi var ki şem-i canın. /Fanusuna sığmaz asmanın.’’ diyen aşk ülkesinin padişahı Şeyh Galib’i mi?…

Vefatı sonrası ‘’Ruhunu şâd eylesin Rabbi Mecid/ Dâr-ı gurbette şehid oldu Sa’id.’’ terennüm edilen mısraların temasına konu olan taassuba karşı çıkan Said Halim Paşa’yı mı?…

Ömrü boyunca verdikleri iman ve hürriyet mücadelesi ile küfre karşı imanın, Batı’ya karşı doğunun isyanı olan asırların mütefekkir/mütefekkirlerini mi?…

Görünmez âşinâ bir çehre olsun reh-güzârında;

Ne gurbettir çöken İslâm’a İslâm’ın diyârında?

Umar mıydın ki: Mâbedler, ibâdetler yetîm olsun?

Ezanlar arkasından ağlasın bir nesl-i me’yûsun?

Umar mıydın: Cemâat bekleyip durdukça minberler,

Dikilmiş dört direk görsün, serilmiş bir yığın mermer?

Umar mıydın: Tavanlar yerde yatsın, rahneden bîtâb?

Eşiklerden yosun bitsin, örümcek bağlasın mihrâb?

Umar mıydın:O taş taş devrilen bünyân-ı mersûsun,

Şu vîran kubbelerden böyle son feryadı dem tutsun?

Nidalarıyla bugünün gençlerine seslenen ızdıraplı şâiri mi?…

Büyük şairin ‘’Ya Rab belâ-i aşk ile kıl âşinâ beni/ Bir dem belâ-i aşktan etme cüdâ beni. ‘’ sözleri ışığında kendini Yarınki Türkiye’nin kaderine adamış, Kaknus kuşları misali gençler ile ‘’Yaşama zevkini bırakıp yaşatma aşkına gönül vermiş maden cephesinin ruh işçileri’’ olan yani atanmış değil adanmış öğretmenler her geçen gün artarsa medeniyetin kavşağı Türkiyemiz Beyaz Zambaklar Ülkesi misali dünyaya örnek olacaktır. Onun içindir ki ülkemde bir Kaknus hülyası görmek istiyorum…

HASAN KOCABOĞA / Yıldız Teknik Üniversitesi / Türkçe Öğretmenliği

İletişim için:
www.hasankocaboga.com
[email protected]

Yorum Yaz

Yorumunuzu yazınız
Adınızı giriniz